Duvarlar Arkasındaki Biz

Eskiden bahçeli evler vardı. Onlar; yüksek tavanlı geniş odaları olan evlerdi. Evlerin oda sayısı fazla değildi yüzden herkesin kendine ait bir odası olmazdı. Odalarda gömme dolapların içinde, yünden yataklar, yorganlar ve yastıklar saklanırdı. Gece uyumak için yataklar serilirdi Birlikte yemek yenir birlikte uyunur, birlikte sohbet edilir kısacası hayat birlikte yaşanırdı.
Isınmak için sobalar veya tandırlar kullanılırdı. Bir yorgan altına ahşaptan bir delikli bir masa masanın altında mangal, onun etrafında daire olur ayaklar yorganın altına uzatılır. Isınırdı ev sakinleri… Bir de aydınlanmak için gaz lambaları vardı lambanın ışığında ders çalışan mı dersin, dikiş diken mi, nakış işleyen mi hepsi tek lambadan yararlanırdı.
Birde duvar komşuları vardı. Seslendin mi sesini duyan, Onlar; bir tabak yemeği uzanıp verecek kadar yakınlardı. Seninle ağlayıp seninle gülen… Derdine de ortak sevincine de…
O duvarların üzerinde gezen kediler de vardı o evleri izleyen ve evin tavan arasından çatıya kaçan fareleri kovalayan. Mutlu ve sevgi dolu.
Evlerin bahçesinde sekileri vardı. Mutlaka bir kaç tane de meyve ağacı bulunurdu. Taştan Sekilerin üzerinde vita tenekelerine ekilmiş rengarenk ortancalar vardı sekiler de komşular ağırlanır, kına geceleri, eğlenceler yapılırdı. Eğlencelere darbukalar eşlik ederdi. Bağdatın hamamlarıııııı… Türküsü… Dile gelirdi…
Bahçede mutlaka bir çeşme bulunurdu. Önünde de taştan bir küçük havuzcuk. Tuvalet bahçenin bir köşesinde idi. İhtiyaç gidermek için yaz kış, soğuk sıcak demeden bahçeye çıkılırdı. Evlerin mutfakları da dışarı bahçede idi. Mutfak dediğin öyle senin bildiklerinden hiç değil. En fazla 3 – 5 metrekare genişliğinde içindeki en lüks dolap tel dolaptı. Tezgâhları taştandı. Tabaklıklar badanalı duvarlara monte edilmiş ahşaptandı. Tabaklar bakırdı. Buzdolabı mı oda ne? Mutfağın bir köşesinde bir kuyu bulunurdu. Yemekler bozulmasın diye ipin ucundaki kovayla aşağıya uzatılır, kuyu içinde saklanırdı. Hatta teyzem hangi ayda doğdu diye rahmetli büyük anneme sorduğumuz da kuyuya oruk sallandırmıştık, çıkardığımızda buz tutmuştu. Diye cevap almıştık.
Banyo yapmak için mutfakta ocağın üzerinde su ısıtılır. Mutfağın bir köşesin de yıkanılırdı.
Çamaşır yıkamak için odun külü kullanılırdı. Tokaçla dövülürdü çamaşırlar. Dere kenarlarında.
Marketler yoktu ama alış veriş toptan yapılırdı. Mesela bir sirece (büyük hasırdan sepet) marul alınırdı. Bol bol tüketilirdi. Çuvallardan buğday alınır öğütülürdü. Bulguru ayrı kepeği ayrı ayrıştırılırdı. Ekmek için hamur evde yoğrulur ve pişirmek için fırına götürülürdü. Yemek yapmak için etler havanda veya taşta dövülürdü. Akşam sohbetlerine incir, ceviz fındık eşlik ederdi.
Doğaldı hayattı vesselam… İnsanlar doğaldı. Hastalıklar doğaldı.
Sonra binalar yapıldı. Duvarlar büyüdü büyüdü. Kimse kimseyi göremez oldu. İnsanlar, asansör de karşılaşır oldu. Sabah ise günaydın, akşam ise iyi akşamlar deseler de yaşam koşturmasından, anda olmadıkları için yüzlerine bile bakmadıkları komşuları oldu.
Evlerinde bir sürü odası oldu. Herkesin bir odası oldu. Her oda da her bireye ait yatak, yataklar yaylı sünger yataktan. Yorganlar ve yastıklar elyaf oldu.
Odalarda bilgisayar, cep telefonu, televizyon… Kıyafet dolapları ve bir sürü şey…
Ve bir sürü radyasyona ek.
Yanında da yalnızlık.
Mutfaklarımızda bulaşık makinesinde kirli tabaklarımızı, çamaşır makinesi giyeceklerimizi kimyasal maddelerle arındırmaya başladık. Bu kimyasal ürünlerin yaydığı etkilerle bedenimizin kimyası da değişti.
Salonlarımız oldu. Misafirlerimizi ağırladığımız: Kocaman ekranlı televizyonlarımız oldu. Bize sohbet etmeyi unutturan. Dizilerdeki karakterlerin hayatını konuşur olduk. Kendi hayatımızdaki gerçeklerden kaçmak için…
Kocaman odalarda kocaman yalnızlıklar yaşanır oldu. Çocuklarımız büyüdü evlendi yuvaları oldu. Kocaman bir evlere taşındılar. Onlar gittikten sonra geride kalan kocaman evin duvarları bizlere arkadaş oldu. Ve kocaman yalnızlık…

 

Nefes ve Yaşam Koçu
Sema Özlem Atahan